Namaz Dinin Direğidir. Sezgin Çakır

Namaz Dinin Direğidir. Sezgin Çakır

Kâinatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra da namaz gelir. Cenab-ı Hakk c.c. Kur’an’da yüzden fazla yerde namazı emretmiştir. Hz. Resûlüllah (sav) Efendimiz, İslâm’ın beş şartını sayarken kelime-i şehadet yani imandan sonra namazı zikretmiştir. Şayet daha ehemmiyetli bir ibadet olsaydı Allahu Teâlâ Hazretleri c.c. ondan bahseder ve meleklerini de o ibadetle mükellef kılardı. Oysa Hz. Peygamber’in (sav) haber verdiği üzere yaratıldıkları günden beri Allah’ın (c.c) azameti karşısında kimi rükûda, kimi secdede ve kimi de kıyamda ibadet eden melekler vardır.

Tirmizi’de geçen bir hadis-i şerifte beyan edildiği üzere, Kıyamet günü kul, ilk olarak namazdan hesaba çekilecektir. Eğer düzgün hesap verirse diğer işleri düzene girecek, yok eğer aksi zuhur ederse diğer amellerdeki hesabı da çıkmaza girecektir. Bir vergi memuru herhangi bir tüccarın sattığı ana kalemlerde kaçak bulursa o tüccarın bütün hesabını mercek altına alır ve A’dan Z’ye inceler. Bunun gibi ahirette namaz hesabı bozuk çıkarsa diğer bütün amellerden inceden inceye sorgu-sual başlayabilir. Düzgün olursa Cenab-ı Hakk’ın c.c. diğer ameller hakkında lütûf ve keremiyle muamele etmesi umulur. En iyisini O bilir.
Allah’a ve ahiret gününe yakinen iman eden bir mümin tek bir vakit namazını dünyalara değişmez. Bir namaz karşılığında dünyanın bütün serveti ve krallığı verilse hakiki bir mümin böyle bir teklife başını çevirmeye bile tenezzül etmez.  Denizin ortasında gemi batsa, bir mümin tahta parçalarına tutunarak hayatta kalma mücadelesi verseydi yine o vaktin namazından mesul olacaktı. Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanan kâmil bir mümin, böyle durumlarda bile, namazım namazım diyecek, îmâ ile mi kılsam, işaretle mi kılsam diye. 

Bir vakit namazı terk etmek büyük (kebair) günahlardandır. Onu hafife almak veya inkâr etmek ise, dinden çıkarır. Namaz kılmayan bir insanın şayet İslâmlıkla bir bağı kalmışsa o da pamuk ipliğiyledir. Her an kopma tehlikesiyle yüz yüzedir. O yüzden Hadis-i şerifte: “Namaz dinin direğidir. Onu terk eden (bir kimse) muhakkak dinini yıkmış olur.” buyrulmaktadır. Namaz bizi şekillendirir. Namaz bizi kötülüklerden alıkoyar. Ama kıldığımız namazın bizi iyilerden kılması için namazı namaz gibi kılmamız gerekir. Namazın kime karşı kılındığını ve bir tevhidî eylem olduğunu düşünerek, lisanî hal ile kulluğumuzun sunumunu yaptığımızı bilerek kılmalıyız namazı. 
sancısını çekecekti. Sahâbe-i Kirâm Hazretleri -Allah onlardan razı olsun- ateş hattında çarpışırken bile, namazı ve cemaati terk etmemişlerdi. Müşrikler onların gafil bir anını bekliyor, namaza durmaları için sabırsızlanıyorlardı. Hâlbuki onların en gafletsiz anı namazla başlıyordu. Bir gurup sahabe düşmanla çarpışırken diğer gurup Allah Resulü’nün (sav) ardında saf tutup bir rekât namaz kılıyor, sonra geri çekilip ateş hattında düşmanla çarpışıyor, bu esnada Hz. Peygamber (sav) onları oturarak bekliyordu. Sonra ateş hattında bulunan önceki cemaat geliyor onlar da Hz. Resulullah’ın (sav) ardında bir rekât kılıyor ve yine ateş hattına koşuyorlardı. Orada daha önce bir rekât kılan cemaat gelerek namazlarını kendi başlarına iki rekâta tamamlıyor sonra diğer gurup gelip onlar da ikiye tamamlıyorlardı. Namazsızlıkla Küfür Arasındaki İlişki Her bir günahın içinden küfre giden bir yol vardır. Zira işlenen her ma’siyet kendi hacmince kalpte karanlık bir leke oluşturur. Sabahtan akşama kadar binlerce günah işleyen kimsenin kalbi binlerce karanlıkla dolar. İlk masiyeti işlediğinde yanıp yakılarak tövbe etmezse ikinci ma’siyeti işlemek birinciye nispetle daha kolaylaşır. Sonra bunu diğerleri takip eder. Artık hiç sıkılmadan günah işleyen, rahatlıkla namazlarını terk edebilen bir insan vardır karşınızda. Hz. Kur’an bu gerçeği ifade ederken şöyle buyurur: “Hayır hayır, öyle değil. Aksine onların kazandığı günahlar kalplerinin üzerine pas olmuştur.” (Mutaffifîn, 83/14) Günah soba kurumu gibidir. Silkelenip temizlenmezse orada aydınlık namına hiçbir şey kalmaz. Kalbin nuru bir zaman sonra tamamen yok olur gider. Daha doğrusu yok olmaz. Ait olduğu makama çıkar ve orada asılı kalır. İşte bu nurun tamamen kalpten silindiği gün –hafezanallah- küfre ilk adımın atıldığı gündür. Söz konusu kalbin sahibinde bazen açıktan bazen de zımnen inkâr halleri zuhur etmeye başlar. Ya da kendi düşüncelerini din zannetme eğilimi baş gösterir. Birçoğu farkına bile varmadan iman dairesinden çıkar. Sonuçta Allah c.c. o kalbi mühürler. “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.” (Bakara, 2/7) Müslümanlıkla kâfirliği birbirinden ayıran en büyük fark namazdır. Namazı terk etmek küfre benzetilmiştir. Müslim’de geçen bir hadis-i şerifte: “Kasten namazı terk eden kâfir olur” buyrulmaktadır. Hanefiler bu tür hadisleri “farziyyetini inkâr ederek kasten namaz kılmayanlar” diye tevil ederler. Fakat ne kadar tevil edilirse edilsin namazsızlığın küfre yakın bir hâl olduğu muhakkaktır.

Böyle zayıf  bir imanla kabir kapısına varabilmek, kabir kapısına varılsa bile, ötesine geçebilmek oldukça zor ve risklidir. Allah’ın lütuf, hidayet ve affını dileriz. O’nun lütuf ve keremi olmazsa namaz kılanların işi de zordur. Namaz bizi şekillendirir. Namaz bizi kötülüklerden alıkoyar. Ama kıldığımız namazın bizi iyilerden kılması için namazı namaz gibi kılmamız gerekir. Namazın kime karşı kılındığını ve bir tevhidî eylem olduğunu düşünerek, lisanî hal ile kulluğumuzun sunumunu yaptığımızı bilerek kılmalıyız namazı. Hakkın huzurunda boynu bükük, kalbi mahzun O’nun rızasını dileyerek durmalıyız. Her şeyde olduğu gibi namaz kılışımızda da numune-i imtisalimiz Efendimiz (sav)’dir. O nasıl kılıyorduysa bizler de öyle kılmalıyız namazı. Ashab-ı Kiram’ın dilinden Peygamber Efendimiz’in namazı şöyle anlatılmaktadır: “Resûlullah (s.a.s.) kıyamda ağırlığını iki ayağının üzerine verip dimdik dururdu. Rükûda başını ne yukarıya diker ne de aşağıya büker, ikisi arasında tutardı. Rükûdan kalktığı vakit iyice doğrulmadan secdeye gitmezdi. Başını secdeden kaldırdığı zaman iyice doğrulup oturmadıkça ikinci secdeyi yapmazdı.” (Buharî, Ezan 122) “Resûlullah (s.a.s.) namaz kılarken rükû ve secdelerinde üçer kere “sübhânallâhi ve bi-hamdihi” diyecek kadar dururdu.” (Ebû Dâvud, Salât 154). 

“Resûlullah (s.a.s.) namazda “semiallahu li-men hamideh” deyip başını rükûdan kaldırınca sanki secde etmeyi unuttu diyeceğimiz kadar ayakta uzun süre beklerdi. Sonra secdeye giderdi. Başını secdeden kaldırınca ikinci secdeyi unuttu diyeceğimiz kadar iki secde arasındaki oturuşu uzun yapardı.” (Buharî, Ezan 127; Müslim, Salât 196) “Resûlullah (s.a.s.)’ın kıyamı, rükûu, rükûdan sonraki ayakta bekleyişi, secdesi, iki secde arasındaki oturuşu ve teşehhüddeki oturuşu neredeyse birbirine denk uzunlukta idi.” (Müslim, Salât 193) “Resûlullah (s.a.s.) sabah namazında altmıştan yüz ayete kadar okurdu.” (Müslim, Salât 172) “Resûlullah (s.a.s.) öğle namazının ilk rekâtında otuz ayet, ikinci rekâtında onbeş ayet miktarında kıraatte bulunurdu. İkindi namazının ilk rekâtında onbeş ayet, ikinci rekâtında ise bunun yarısı kadar kıraat okurdu.” (Müslim, Salât 157) “Öğle namazı başladığı sırada bizden bir kimse Bakî’ mevkiine giderdi (ki burası halen mescidin yakınında kabristan olarak mevcuttur) ve orada abdestini tazeleyip mescide dönerdi de namazdaki ilk rekâtın uzunluğu sebebiyle Resûlullah (s.a.s.)’ın birinci rekâtına yetişirdi.” (Müslim, Salât 161) Namazı hakkıyla kılamamanın vebali var. Bir mümin namaz kıldıktan sonra “acaba kabul oldu mu” endişesi içerisinde olmalıdır. Böylesine büyük bir buluşmanın gereklerini yerine getirebildim mi sorusunu kendisine sıkça sorup nefsini hesaba çekmelidir. “Huşû içinde kılınmayan, rükû ve secdeleri tam olarak yerine getirilmeyen namaz (ahirette) simsiyah zifiri bir karanlık halinde ortaya çıkacak ve sahibine ‘Senin beni zayi ettiğin gibi Allah da seni zayi etsin!’ diyecektir. Allah’ın dilediği zaman gelince böyle kılınan namazlar, eskimiş elbise (paçavra) gibi dürülüp sahibinin suratına çarpılacaktır.” (Taberanî, el-Mu’cemu’l-evsat, VII, 183). Acele ve hızlı bir şekilde kılınan namaz, ancak Şeytanı sevindirir. “Teennî (temkin ve sükûnetle hareket etmek) Rahman’dan; acele ise Şeytandandır.” (Tirmizî, Birr 66) hadisi, bu gerçeği ifade eder. Zira Şeytan, secde etmekten imtina ettiği gibi, insanların da secdeden ve namazdan uzak kalmalarını ister. Hatta bütün gücüyle namazlı-niyazlı insanlarla uğraşarak ibadetten alıkoymaya çalışır. Şayet buna gücü yetmezse bu defa namazdaki huşû, huzur, usûl ve erkânı ihlal etmeye çalışır. Efendimiz (s.a.s.) bir hadislerinde bu hususu şöyle haber verir: “Şeytan, ezan ve kamet okunurken bunları duymayacağı uzak yere doğru yellenerek kaçar. Sonra geri döner ve namaz kılan kişi ile kalbi arasına girer. Ona ‘Şunu hatırla, bunu düşün’ diye aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki buna kapılan kişi, kaç rekât kıldığını (ve ne okuduğunu) bilemeyecek hale gelir.” (Buharî, Sehv 6; Müslim, Salât 19) Alelacele kılınan namazda rükünler noksan olmaktadır. Hatta bundan daha vahimi, namazdan çalma, yani namaz hırsızlığı vuku bulmaktadır. Zira Resûlullah (s.a.s.) “Hırsızlığın en kötüsü, namazını çalmaktır.” buyurmuş; sahabiler de  “Ey Allah’ın Resulü, kişi namazını nasıl çalar?” diye sorduklarında ise “Rükûsunu ve secdelerini tamamlamaz.” cevabını vermiştir (Muvatta’, Kasru’s-salât 72). Bir başka hadislerinde şöyle buyurur: “Kişi vardır, namazını kılar bitirir de kendisine namazın sevabının ancak onda biri yazılır. Kişi vardır, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri, altıda biri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri yahut yarısı yazılır.” (Ebû Dâvud, Salât 124) Namazı hakkıyla kılabilmemiz için en başta helal lokmaya dikkat etmemiz gerekir. Abdestin hakkını ve temizliğin hakkını vererek, ahireti düşünerek namaza kendimizi ve gönlümüzü hazırlamalıyız.

Namazda Tadil-i Erkân Ebû Hureyre (r.a.) Asr-ı Saadette cereyan eden bir hadiseyi şöyle anlatır: Resûlullah (sav) mescide girmişti. Derken taşradan bir şahıs geldi ve namaz kıldı. Sonra gelip Resûlullah (sav) ile selamlaştı. Resûlullah (sav) ona, “Dön ve yeniden namaz kıl; çünkü sen namaz kılmış olmadın!” dedi. O da dönüp evvelce kıldığı gibi namaz kıldı. Resûlullah (sav) yine ona dedi ki: “Dön ve yeni baştan kıl; çünkü sen namaz kılmış olmadın!” Allah Resûlü (sav) üçüncüsünde de namazı tekrar kılmasını emredince o şahıs: “Seni hak üzere gönderen Allah’a yemin ederim ki, bu kıldığımdan başka daha iyi nasıl kılacağımı bilmiyorum. Bana doğrusunu öğretir misin ya Resûlallah?” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Namaza durduğun vakit başlangıç tekbirini al. Kur’ân’dan iyi bildiğin (sûre ya da ayetleri) oku. Rükûa varınca beden azaların yerleşinceye kadar bekle. Rükûdan başını kaldırınca bedenin tamamen doğruluncaya kadar ayakta dur. Sonra secdeye kapan ve azaların yerleşinceye kadar orada kal. Secdeden başını kaldırınca azaların yerleşinceye kadar otur. Ardından tekrar secde yap ve azaların yerleşinceye kadar orada kal. Sonrasında ayağa kalk ve dimdik dur. Namazın bütün rekâtlarında aynen böyle yapmaya devam et!” (Buharî, Ezan 95; Müslim, Salât 45 Peygamber efendimiz (sav) namaza durduğu vakit göğsünden tencere sesi gibi sesler gelirdi. Medine sokaklarında dahi bu seslerin duyulduğu mervidir. İşte bu sorumluluk duygusu ve görevi yerine getirip getirememe endişesiyle sahabe efendilerimizde namazda bizim tahmin dahi edemeyeceğimiz bir halet-i ruhiyeye bürünüyorlardı. Hz. Ali (ra) namaza duracağı vakit benzi sararır ve vücudu titrerdi.  “Size ne oluyor Ya Emire’l-Mü’minin?”  diye sorduklarında: “Allahü Teâlâ’nın, yerlere, dağlara ve göklere arz edip de onların kabulünden kaçındıkları ve benim boynuma aldığım ilahi emaneti teslim zamanı gelmiştir, nasıl korkmamayım?” diye cevap verirdi. Abdest alırken rengi solardı. Bunun sebebini sorduklarında: “Kimin huzuruna çıkmak için hazırlandığımı bilmiyor musunuz?” diye cevap verirdi. Mesnevide Mevlana hazretleri namaz kılan mü’mini şöyle izah etmiştir. “Kurban kestiğin vakit, ALLAH’U EKBER dersin. Öldürülmeye layık olan nefsin zebhi (boğazlanması) sırasındada öyle diyorsun. Namaz kılanın cismi İsmail, ruhu da Hz. İbrahim gibidir ki, ruh ALLAHU EKBER demekle cismin zebhine (boğazlanmasına) tekbir getirmiş olur.”

Namazı Hakka kurban olma sırrıyla kılmak… “İşte namaz müminin miracıdır” sırrı herhalde bu olsa gerektir ki ruhun eline bıçağı verip nefsi, dünyayı, Allah’tan başka her şeyi kesip sadece Mevla’yla baş başa kalabilmek… Gerçek namaz Allah’la baş başa kalabilenlerin kılmış olduğu namazdır. Gönlünü O’na sunabilenlerin namazı… Secdeye kapandığında “en yakın” olabilenlerin namazı… Kıyama durduğunda gönül yönü O’na yönelebilenlerin namazı…  Hatem-i Esam (r.a.)’a namazından sorulduğunda: “Vakit yaklaşınca güzelce abdestimi alır, namaz kılacağım yere gider, orada oturur, kendimi maddi ve manevi olarak hazırlar, aklımı başıma alır, sonra namaz için ayağa kalkarım. Kâbe’yi iki kaşım arasına, Sırat’ı ayaklarımın altına, cenneti sağıma, cehennemi soluma alır, Azrail’i arkamda ve bu namazı son namazım diye kabul eder, korku ve ümit ile Rabbü’l-alemin’in huzurunda durur, tahkik ile tekbir alır, ağır ağır ve manasını düşünerek Kur’an okurum, tevazu ile rükû eder, huşu ile secdeye kapanırım. Sağ ayağımı diker, sol ayağımı yatırır, üzerine otururum. Namazımı ihlâs ile kılarım. Ondan sonra da yine kabul olup olmadığını bilemem.” diye cevap vermiştir. Hanefi mezhebine göre tadîl-i erkân vaciptir. Nitekim İmam Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed, vâcip olduğuna hükmetmişlerdir. İmam Ebû Yûsuf ise tadîl-i erkânın vâcipten de öte, farz olduğu görüşündedir. Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhebine göre tadîl-i erkân farzdır. Onlar, tadîl-i erkânı namazın bir rüknü ya da rüknün şartı saymışlardır. Hanefîlere göre tadîl-i erkân sehven (unutarak ya da hataen) terk edilirse namazın sonunda sehiv secdesi gerekir. Eğer sehiv secdesi yapılmamışsa o namazın tekrar kılınması gerekir. Şayet tadîl-i erkân kasten terk 
edilirse namazın yeniden kılınması icap eder. Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhebine göre tadîl-i erkânın terkiyle namaz bâtıl olur ve tadîl-i erkâna riayet edilerek yeniden kılınması gerekir. Bir insanın çabucak namazı kılıp gitmesiyle “tadile erkân”a riayet ederek kılması arasında ne kadar zaman farkı olabilir? On dakika namaza fazla zaman ayırsak neyimiz eksilir? Her şeye zamanımız gayet bol. Ama iş namaza gelince adeta vakit darlığına düşüp namazın kaşını gözünü yarar gibi namaz kılmak akıl kârımıdır? Nice boş şeylere, dünya ve ahiretimize faydası olmayan şeylere zamanımızı gayet cömertçe harcıyoruz ama iş hakkıyla namazı kılmaya gelince kendimize her türlü bahaneler buluyoruz. Secdede rahatımızı, huzurumuzu aramak varken neden başka şeylerin peşine düşeriz ki? “Kıyamet gününde insanların ilk sorguya çekilecekleri amelleri namazdır. Allah (c.c.) kulun namazlarını tam mı yoksa noksan mı kıldığına bakılmasını emreder. Eğer namazları tam ise sevabı tam olarak yazılır. Eğer (farz) namazlarında eksiklik varsa nafile olarak kıldığı namazlarına bakılmasını emreder. Şayet nafile namazları varsa, bunlarla farz namazların tamamlanmasını emreder. Sonra kul diğer amellerinden hesaba çekilir”. (Tirmizî, Salât 306). Kılmış olduğumuz namazların Cenab-ı Hakkın divanında kabul görmesi dileğiyle Allah’a emanet olunuz.

İçeriği Paylaşabilirsiniz:

Copyright © 2020 - Ömer Çam AİHL Kültür Portalı. Tüm Hakları Saklıdır.